eeeeeettttttttt...kapadokyadan döndüm :) 10 numara mutluyum :) süper malzemeler var elimde :D aktarabilirmiyim bilmiyorum :S neyse...
saat 02.33...
ben yaklaşık 02.01 civarında evimin kapısından içeri girdim..koşa koşa bloğuma baktım :) 3 tane süper ve güzel insan, yorum yazmışlar; çok mutlu oldum.. :)
yorgunum... hala üstümde kokart, yanımda türsab belgeleri, sözleşmeler, info board ve şirketin kıyafetleri var...
çok yoruldum..uyuycam... toparlayınca, Avanoslu Ali Rıza abiden, kaptanlarımıza, Avanoslu İsmail abimize falan bir sürü bir sürü yazcamm... fotoda ekliycem :) inş fotolar iyi çıkmıştır...hadi bismillah...vira vira :D

son 2 saatim kaldı... 2 saat sonra, Ataköy Atrium' da şoförlerle buluşmak üzere yol çıkacağım... Çok heyecanlıyım off.. Bir de babalar gibi kocaman valiz yaptım yine... her tura çıkarken kendi kendime diyorum, bir sırt çantası neyine yetmiyor; yok anam yok illa herşey olacak valizde...
Ataköy'de kaptanlarla buluşup, otobüsü yolculuğa hazırlıycaz ki onlar çoktan hazırdır... işte bende cateringler falan gelmiş mi, belgelerimiz tam mı falan diye kontrol ettikten sonra yol güzergahımız ve tur programı üzerine biraz kafa yoracağız...
21.45 Ataköy çıkışım olsa da, misafirlerimin erken gelmesini dua edip tizzz zamanda Harbiye - Kadıköy Evlendirme yapıp bütün misafirlerimle yola çıkmayı planlıyorum... Tahminimce 00.15 gibi İstanbul' u terk eden yola gireriz...
İzmit - Adapazarı - Bolu - Ankara güzergahı üzerinden Nevşehir'e varmayı hesaplıyoruz... Yaklaşık 700kmlik yolu normal yo ve hava şartlarında 10 saatte almayı öngördüm ki kaptan da inşallah öyle görür :)
Bu arada ben hasta oldum off... Tura giderken olacak iş mi :S İlaçlarla ayaktayım :((
Mümkün olur mu bilmem ama turda neler oldu olmadı yazmaya çalışacağım... Fotoğraf aktarabilirsem de süper olacak zannımca...
Herkese hayırlı kandiller...
Bu sene dönemde şu dersleri alcam;
| Ders Kodu | D | M | Adı | Kredi | Not |
| **** | Matematik | 3 | - | ||
| **** | Mikro İktisat | 3 | - | ||
| **** | Genel İktisat Tarihi | 3 | - | ||
| **** | Uluslararası İktisat | 3 | - | ||
| **** | Mesleki İngilizce | 2 | - | ||
| **** | Kent Ekonomisi | 2 | - | ||
| **** | Enerji ve D.Kayn. | 2 | - | ||
| **** | İstatistik | 3 | - | ||
| **** | Borçlar Hukuku | 3 | - | ||
| **** | İ | İngilizce Okuma ve Konuşma | 3 | - |
Aslında moralim de bozuk biraz... off... Şirket beni Antalya' ya göndermiyor... Kapodokya' ya tura gönderiyor :) Oralarda gezicem :)) Siminya bana Kapadokya turu yerine GAP turu alsan olur mu :) Cuma akşamı yola çıkıyorum.. Çok eğlenebilirim :)
Memories of Can Kıraç ( KOÇ topluluğunda 41 yıllık yön. yapmıştır.) ;
Cumhuriyet tarihimizdeki ilk 'imparator' Vehbi Koç ve oğlu Rahmi, aynı berbere giderlermiş. Kemal adlı bu berber, bir gün Vehbi Bey'in verdiği küçük bahşişleri artırmak için olsa gerek, Rahmi Koç'tan aldığı miktarı çıtlatmış. Vehbi Koç, miktarı duyunca "Eh" demiş, "Onun babası Vehbi Koç; benimki değildi".
bi' mola :) şimdilik... kısa kısa...
hayata dair birşeyler paylaştığım kişilere ait hayat hikayelerini bilmek istemiyorum. artık.. onların sorunlarını da kendime yük edip beynimde daha fazla yer edinmelerini istemiyorum.. aptal saptal işlerle bocalamak istemiyorum...birilerinin bu yazdıklarımdan kendilerine gereksiz yerlerinden pay çıkarmalarından nefret ediyorum...
bir hikaye biter, bir hikaye başlar aslında; sen farkedemezsin; yalnızca sen anlarsın, sen!
uzun bir yaz geçti aradan aslında, her yaz gibi... toplasan üst üste kaç yaz, yanına kaç kış koyarsın aslında... konuşmadan, sevişmeden, darılmadan... benim tenimin başka tenlerde buluşmasını mı hayal ederek geçirdin gününü? Geç bunları, ruhum başka vücudlarla sevişmiş, başka ellerle buluşmuş...
sevişirken korkusu birşeylerin...
biliyorum aslında herşeyi... seni seviyorum gibi şeyleri söylerken neyin ne kadar gerçek olduğunu... mesela, en iyi arkadaşımla iki gün sonra, tavana bakarak öpüşmenizi gibi...
biliyorum aslında herşeyi... o geceyi bütün gün bir battaniyenin altında yanımda geçirirken, aslında korktuklarından kaçarken bana sığındığın gibi...
biliyorum aslında herşeyi... bana bakarken onu düşündüğünü, benimle sevişirken onu tenine dokunduğunu bildiğim gibi...
biliyorum aslında herşeyi... sana soracağım bir sorunun cevabının "sessizlik" olduğunu bile bile sormam gibi...
biliyorum aslında herşeyi... o otobüs yolculuğundan sonra hiçbir zaman eskisi gibi benim olmayacağını bildiğim gibi...
biliyorum aslında herşeyi.. 100lerce km ötedeyken istemeye istemeye yanıma pat diye düşmeni isteyiple istememek arasında kaldığını bildiğim gibi..
biliyorum aslında herşeyi... seni - ***sizi*** - onu - bunu - şunu... herşeyi ama herşeyi... "yeniden" ile başlayan bütün cümlelerinizi... keşke ile biten bütün hayallerinizi... sevemediğiniz o bütün yabancıları... 3-5 gün sonra buluştuğunuz başka bedenleri... yaşayıp da unuttuğunuz geçmişinizi... yaşayıp da aptala yattığınız sevginizi... ve sizin bilmediğimi sandığınız herşeyi !!!
beni affet...
dayanılmazlık - düşünülmezlik - çaresizlik - bızbız - bıtbıt
neyin ne kadar masum kaldığını da biliyorum... aynaya baktığımda görüyorum kendimi... baktığımda bir tek gözlerimin masum kaldığını gördüğüm gibi ...
bir büyük devirdim ben, kadehimi en büyük zaferlerime ve savaş alanında bırakıp gittiğim benlere kaldırdım... dağılıp dağılıp hayatımdaki keşkeleri aradım... kötüleri de iyileri de aynı tabutlara koydum...en büyük silahlarımı çekmeceye koydum; size karşı kullanmayayım diye!
devamı da devamsızlığı da gelecek...
yeni yeni afyonum patlıyor diyelim hayata karşı :) bu esnada bazı blogcu arkadaşlarımı ihmal ettiğim bir gerçek :s ama onları seviyorum sevmeye de müthiş bir hızla devam ediyorum :) ama bir tanesinin bugünlerde doğum günü vardı, sözde bana haber vercekti falan ben onu partilere sokup vodka vişne yapcaktım ama yalan oldu galpa :P neise pas geçiyorum şimdilik! :)
yavaş yavaş konuma giriş yapmak istiyorum...hani böyle lisede bazı hocalar vardı, derse girdikten 5 dk sonra geyik yapıp, hadi çocuklar yavaş yavaş derse başlayalım derlerdi :) bak çok mutlu oldum hatırladım şimdi :))
bugünlerde malt dinliyorum... cenk abi falan süper ya :) seviyorum kendilerini... hemen şarkı sözlerini topicim yaptım :) zaten genelde göndermeli, alengirli başlıklar seviyorum.. psikopatmıyım neyim :)
bugunkü dersin konusu [ bak yine ne hatırladım; hocalar zorla her ders, ders: hayat bilgisi, konu: bilmem ne diye tahtanın sol üst köşesine yazdırırlardı...] pare pare top atışları... işte müzikten aklıma gelmişti... ne bilim bu anzak günlerinde tüfek atışları falan... garip garip...
"o beni mitolojiden biri sanıyor!"
di mi mitoloji güzel birşey... ben çok seviyorum, ömrümü adayabilirim valla ama böyle saçma ve boş şeylere vakit ayıramam :) böyle de kendi içimde çelişik bir insanım :)
mitolojide 3 ve 7 ' nin çok mübarek sayılar olduğu söylenir...ne bilim sadece mitolojide değil; masallar, efsaneler, söylentiler falan... mesela fal bakarken 3 vakte kadar kısmetin var, 7 tane balık görünüyor, üç kral hikayesi, 7cüceler, 7 büyük günah, falda 3 yolun var, 7 kocalı hürmüz, 3 anadolu şehri, 3 mitolojik şehir, yedi uyurlar, adaya düşsen alacağın 3şey falan diye gider...
"toplumsal inanmacalar..."
bir gün birilerini yolda kenara çekmişler aklından 1-10 arasında bir sayı tut demişler... farklı toplumlardan birçok insan aynı cevabı vermiş; 3 ya da 7
"Olmaz ilaç sine-i sad pareme On pare top atisi yap duyur cümle aleme Duyulmaz!"
işte girişi yapıyorum artık... bu pare top atışları neye göre belirlenir? kafasına göre sıpıttırmacamı var? bilelim ki, düğünümde ona göre attırcam :)
Aslında bu pare pare top atışı eskilerden günümüze kadar ulaşmış bir selamlama şeklidir. Selamlama tarih boyunca, selamlayanın kendisinin silahsız olduğunu ve karşısındakinin gücünü kabul ettiğini belirten bir ifade şekli olmuştur. Eli başa götürerek selam vermenin, hatta tokalaşmanın bile amacı karşısındakine elin boş ve silahsız olduğu mesajını vermekti.r Elde kılıç veya mızrak varsa bunların ucu yere ve biraz sağa doğru yani düşmana bakmayacak şekilde eğilirdi. Günümüzde subayların kılıçlarının ucunu yere doğru eğerek selam veriş şekilleri de o günlerden kalmadır. Hatta The Castle (kale) ve bilumum ve minumum şövalyeli filmlerde görebilirsiniz :)
Denizciler dünyayı en çok gezen, yeni ülkeler ve kültürlerle tanışan kişiler olduklarından uluslararası ortak gelenekler, görgü ve centilmenlik kuralları hatta kıyafet benzerliği de onlarda görülmektedir.3 ve 7 sayılarının böyle denizciler sayesinde toplumdan topluma dolaştığı varsayımları da mevcuttur. Dost gemiler karşısında kürekleri yatay duruma getirmek, yelkenleri indirmek, personeli yelken direklerine çıkarmak veya güverteye dizerek (çimariva) savaş yerlerinde olmadıklarını göstermek ve selamlama yapmak, topların namlularını aşağı bakacak şekilde çevirmek hep bu eski uluslararası denizcilik kurallarından kalmadır. Törenlerde falan ya da komutanlar gemide dolaşırken sıra sıra bahriyelilerin gemiye dizilmelerinin mantığı da burdan gelmedir :)
Savaş gemilerinin top atışı ile selamlama yapmaları da bu geleneklerin bir parçasıdır. Mermi sürülmemiş şekilde kuru sıkı ateşlenen toplar, öldürme amacının olmadığının, elde kalan barutun da havaya sıkılarak bitirildiğinin, dolayısıyla dostluğun ve karşıya bir zarar verme niyetinin olmadığının bir göstergesidir.
Gemilerin top atışı ile selamlama yapma geleneklerinin tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor. Tarih araştırmacılarına göre gemilerin yanaştıkları limanlarda dostluk mesajı vermeleri 7 atış yapmaları ile başlamış. Buna karşılık karadaki kale burçlarından geminin her bir atışına karşılık 3'er top atışı yapılırmış. Yani gemi 7 atışını bitirdiğinde karadaki toplardan da 21 atış yapılmış olurmuş.
Gemiden ve karadan yapılan bu dostane top atışlarındaki 7 ve 3 sayılarının, bu sayıların gizli güçleri olduğuna dair tarih boyunca duyulan inançlardan kaynaklandığı sanılıyor. Başlangıçta gemi ve kara birlikleri arasındaki selamlaşmada gemilerin 7, kara bataryalarının ise 21 pare top atış yapmalarının sebebi ise teknolojik imkânlardı.
İlk zamanlarda top atışlarındaki barutta kullanılan sodyum nitratın gemilerde ve deniz şartlarında bol miktarda depolanması çok zordu. Denizciler gemilerindeki barutu kontrollü harcarlarken karadakiler bolca kullanabiliyorlardı. Ne zaman ki barutta potasyum nitrat kullanılmaya başlandı, o zaman her iki tarafın da atış sayıları 21'e eşitlendi.
Gemilerden yapılan merasim top atışlarının şekilleri ve sayıları ilk olarak 1688 yılında İngiliz donanmasında düzenlendi ve en küçük rütbeli subaydan krala kadar herkesin karşılandığı bir top atışı sayısı tespit edildi. Ancak İngiltere'nin gemi ve subay sayısı o kadar çoktu ki gemilerden top atışı sesleri eksik olmuyor, bu arada çok ciddi miktarda barut havaya savrulup gidiyordu. 1730 yılında bu işe tekrar bir düzenleme getirildi ve gemilerin sadece kraliyet için 21 pare top atışı yapabilecekleri karara bağlandı.
On dokuzuncu yüzyılda diğer ülkeler de karşılıklı selamlama ve saygı ifadesi için 21 pare top atışı konusunda anlaşmaya vardılar. Kraliyetle idare edilen sömürgeci ülkelerin, kraliyet temsilcilerinin demokratik ülke idarecilerine göre daha fazla sayıda top ateşi ile selamlanmaları, top ateşine önce sömürgelerin başlamaları ve kraliyet için en az 101 pare top atışı istekleri reddedildi ve selamlamada karşılıklı eşitlik ilkesi kabul edildi. 21 pare top atışı ile selamlama geleneği sonradan misafir ülkenin bayrağına ve başkanına karşı bir saygı ifadesi olarak karadan yapılacak atışlar olarak genişledi.
Selamlama ve saygı amaçlı top atışlarında bahsi geçen sayılar hep 3, 7, 21, 101 gibi tek sayılardır. Bunun arkasında da mitolojiden beri gelen tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu batıl inancı yatıyor. Eski zamanlarda limana giren bir gemiden çift sayıda top ateşi yapıldığında, gemi kaptanının veya önemli bir subayının öldüğü anlamına gelirmiş.
işte böyle bir yazının daha sonuna geldik..inşallah birgün ingilizce yayında yapacam :) hikaye bunlar tabe :P
lodosunuz bol olsun :)
nie lodos
?
sölicektim de vazgeçtim, bir sonraki konularımdan birinin başlığı olsun bare :)
kısa bir süre önce hiçbir şey ama hiçbir şeyden zevk almıyordum... kendimi Sims oyunlarından birinde bir karaktermiş, yaşamak için ölesine çabalıyormuş gibi hissediyodum...
aslında bloguma çok böyle kendimden birşeyler aktarma meraklısı olmasam da, şu aralar hayata dair tek malzeme kendimim :) mecburum yani yazmaya..
neler yapıyorum biraz bahsedeyim :)
2 haftadır barmenlik yapıyorum... tam kelime karşılığı benim bünyemde vuku bulmuş değil ama olsun :) ben hayatımdan memnunum... cuma ve cumartesi geceleri dıpdıs dıpdıs , çek bir vodka vişne modundayım :))
sonra, galiba ben mezun olmaya yakınım :) bir heyecan bastı beni :) dersler falan herşey yolunda giderse süper olucak herşey.. tabi bu relax ve bohem hayatına iş hayatında yer olmadığının farkındayım ama kısmet :) yoğun bir dönem benim bekliyor o da kötü birşey...çok ders aldım ya... pffff
"Sanki ben seni çoktandır biliyorum"
evet, bu bayram programım da az çok belli oldu.. tur rehberi olarak x firması ile %90 süper iyi bildiğim Antalya - Side' ye gidiyorum.. 9 günlük bir tatil beni bekliyor :) %5 ihitmal x firması ile kapodokya turuna gidiyorum.. %5 ihtimalde hiçbirşey yapmayacağım... ama ben valizimi hazırladım, gitmeye hazırım :)
"Yeni gelen eskiyi hiçbir zaman anlamaz ve ne kadar masum olsa da herşey, yeni gelen eskiyi kabul etmez..."
emre altuğ' un çağla ile evlenmesine çok sevindim... aslında olay onların evlenmeleri falan değil de benim gibi bir çoçuğun evlilik kurumuna daha da yakınlaştırması.. emre altuğ'un bir röportajını dinledim.. çok hoşuma gitti ya da süper etkilendim diim; "Çağla ile ne kadar bu ilişkinin olmaması için çabalasak da her seferinde birbirimizi yanımızda bulduk... Evlenmeyi becerdik ama sürdürebilecek miyiz bunu zaman gösterecek..."
evet, bugünlerde daha mutluyum..bıdır bıdır geziyorum...en azından hayat daha anlamlı her haliyle :) sen kalbini dinle :)
Hoşgeldin bu benim yüreğim :)
bu biraderlerin ardından AIG ve Citibank da batacak da biraz bekleyin... zaman alacak ama çok fazla dayanamazlar; tarihlerinin en batak bilançolarını açıklarken... özetle daha kötü günler falan bekliyor...
neise.. son yıllarda birçok tarihe olaya tanıklık ederken, bu olaya da tanıklık edeyim falan dedim.. bu tarihi abd enkazından bana da 3-5 birşiy kalsın dedim ve hemen e-bay.com ' u tıkladım... Ve Lehman Brothers çalışanlarına ait bütün eşyaları taramaya başladım :)
Neler neler yoktu ki.. kahve fincanları, stres topları, ne bilim kalemler, t-shirtler falan... ouwwwwwwwwwwww dedim....
sonra biraz daha inceleyince bir kez daha ouwwwwwwwwww dedim... bu biraderlerin çalışanları lükse fazla alışmışlar...açlık sefalet, biçarelik nedir bilmiyorlar...bir kaleme 400 dolar, tshirtüne 100 dolar, stres topuna 14 dolar isteyen var...........hepsi de altlarına dipnotlar düşmüş; yok en süper anlaşmaları bu kalemle imzaladık, yok bu benim uğurlu tshirtüm, yok bu stres topunu en iyi brokerlar elledi falan...
ne dedim ya... bu ne böle... siz türkiyede olaydınız hepsi 1ytlye giderdi... orada unakıtan gibi bir bakan yok ki ciğerinizi söksün... 400dolar edermi lan bir kalem höst ....
neyse, birşey almadan çıktım... kısmet AIG'ye... batar belkide burdaki müzayedeye gideriz...
bu çorbayı duyduğumuda ilk hayalimde canlanmamıştı aslında... nasıl ya, nasıl olur falan diyordum ama tadına en mükemmel yerde bakınca vüducumun tüm hücrelerinde hazmettim..
duyduğuma göre ya da söylenenlere göre bu çorbanın yöresel bir kimliği var imiş... bu çorba benim bildiğim kadarıyla Antalya Aksekililere ait.. ama biraz nette gezinince Yozgat - Sivas gibi yerlerin yanı sıra, Karaman, Denizli gibi illerinde bu çorbaya sahip çıktığını gördüm... Nereninse nerenin, ben mideme bakarım :))
İstanbul' da bu çorbaya daha rastlamadım.. Yapan ya da bir yerlerde yiyen biri varsa haber verirse hoş olur... Bu çorbayı ilk defa geçen sene Mayıs ayında Antalya'da operasyondayken yemiştim. Hayatımda yediğim en iyi yemekleri de aynı anda erişme şansını yakaladım o ayrı mesele...
Eğer Antalya civarında oturan var ise veya yolunuz düşerse; Antalya'dan Alanya ' ya giderken havaalanı kavşağına geçtikten (ya da havalanından çıkıp sağa doğru Manavgat yoluna girdiğinizde) 2dk sonra sağ taraftaki BP' ye girmenizi şiddetle tavsiye ediyorum... BP' de yer alan restoran görüp de yiyebileceğiniz en süper lezzetlere sahip... Dışarıdan çok janjanlı durmasa da süper bir restoran.. Öğle vakitlerinde etraftaki business insanı oraya akıyor ve yer bulmanız gerçekten zor oluyor... Ünlü bir holdingin müdürleri misafirlerini devamlı olarak oraya götürdüğünü biliyorum... Düşünsenize, Antalya'da süper otellerde süper aşçılar ya da süper mekanlar varken burayı seçiyorlardı... Menüsünün hepsini tadamadım ama benim menüm ; Arabaşı çorbası, Mevlana Pidesi ve tahinli kabak tatlısı olmuştu... offffffffffffffffffffffff ne yemiştim :))))))))))
Herşeyden önce şunu söylemeliyim tahinli kabak tatlısı ilk defa tadmıştım ve hayatımda yediğim en iyi kabak tatlısıydı... pide de öyleydi... hepsi de öyleydi :))))))
Öncelikle Arabaşı çorbası acayip doyurucu bir çorba olduğunu bilmekte fayda var... müthiş leziz ve kesinlikle fazlasıyla doyuyorsunuz... kötü yanı acayip acı bir çorba :S çok ama çok acı :)) güzel ve özel yanı da burada zaten...
Arabaşı çorbasının özelliği hamuru ile birlikte içilmesi... Hamuru olmasa da olur ama hamuru olursa daha bir süper olur... O yüzden ilk önce hamurunu yapmakta ve tarifini vermekte fayda var;
Hamur için;
- 1 - 1,5 su bardağı un
- 5 - 6 su bardağı tuz
- 1 tatlı kaşığı ya da dileğinize göre tuz
Çorba için;
- 1 adet tavuk
- 4 çay bardağı un
- 2 kaşık kırmızı acı biber salçası
- 1 kaşık normal salça
- Biraz sıvı yağ
- Ve bolca kırmızı pul biber :)
Önce tavuğumuzu deliler gibi haşlıyoruz :) Sonra deliler gibi haşladığımız tavuğumuzu lime lime parçink pinçik ediyoruz :) Sonra bir kenara ayırıyoruz... Sonra unumuzu ayrı bir yerde 3-4 dk kavuruyoruz.. öle kuru kuru :) sonra unumuzu, tavuk suyumuzun üstüne salçalarımızı ve yağımızı boca ediyoruz. Un topak topak olmayacağı için relax olmakta yarar var ... Ama buradaki un - su kıvamı önemli bizim için.. hafif yoğun olması benim tercihim, sizin tercihiniz size kalmış... bir 10dk kısık ateşte böyle kaynadıktan sonra, parçink pinçik ettiğimiz tavuk limelerini de koyarak karıştıra karıştıra kaynatıyoruz...
sonra afiyetle yiyoruz ama nasıl :) hamuru böyle tatlı gibi kare kare kesip porsiyonlar halinde çorbanın yanında servis ediyoruz... yiyecek insan evladı, önce kaşığın ucuna bir parça hamur alıp, kaşığın geri kalan kısmını çorba ile dolduruyor... ve hüp diye içemiyor çünkü acıııııııı ve sıcakkkkkkkkkkkkk :)))
çorbaya limon ve üstüne pulbiber dökmekte kendimce yarar görüyorum..dediğim gibi bu çorba sıcak ve acı yenir... hamur şart mı tabikide değil...
ama çorbanın kıvamını dikkat edin, kaçırırsanız normal bir çorba olur :)
afiyet, acı , şeker olsun :P
"Gittiler..
Bir karartı , bir iz bile kalmadı…"
Aslında çok da süpriz olmadı benim için... Ufak ufak bir veda havasına bürünmüştün...Ama bunu sana sormak ya da söylemek kadar çok da cesur bir harekette bulunamadım...
Birgün sessiz sedasız çekip gitme ihtimalini hesap etmiştim.. Hani şiirlerinde dediğin gibi, ama bu kadar ani olmasını da beklemiyordum...
Mel gitti ve O' nun dünyasıda... Bu sessizliği anlamlandırmalı mıyız???
Bu yazının Pelin Batu'yla ilgili kısmına geçmeden önce biraz Kanlı Kontes'e dair bilgi vermekte fayda var...
Kanlı Kontes yani Elizabeth Bathory 1560 - 1614 yılları arasında yaşamış Macar asıllı gerçek bir kan kraliçesi ya da tarihin bilinen ilk kadın seri katilidir... Elizabeth Bathory tarihin kendisine yakıştırdığı Kanlı namının yanında bir de kontes namını da taşıyordu.
Kontesliği ise; atalarından Prens Steven Bathory'e , 1546'da Vlad Tepesi Eflak'da tacını geri isterken ona yardım etmesinden gelir. Elizabeth Bathory doğduğu sıralar , ailesi Macaristan'ın en soylu ve zengin ailelerinden biri olmasının da bu Kontesliğinde bir payı olmaktadır. Kuzeni ise Macaristan başbakanlığı yapmıştır. Amcası Stephan ise daha sonra Polonya kralı olmuştur. Bathory ailesi zengin ve soylu olmasının dışında , çok güçlü ilişkilere ve tanıdıklara sahip olmasıyla bilinmektedir.
Elizabeth Bathory' nin küçük yaşlarda sara nöbeti geçirdiği ve bu nöbetlerden dolayı çeşitli psikolojik rahatsızlıklara sahip olduğu söylenmektedir. 15 yaşındayken, soyadını devam ettirmek adına kendinden on yaş büyük, kendi alt tabakasından biriyle evlenmiştir. Soyadını kocasının ailesine vermiştir. Kocasının bir Macar savaş kahramanı olması sebebiyle, Elizabeth sık sık oturdukları kalede sıkıcı günler geçirmiştir. Böyle günlerde kocasını sık sık aldattığı, sado-mazoşist lezbiyen sex partileri verdiği ve kölelere işkence yaptığı söylenmektedir.
Elizabeth Bathory' nin kalede uşak ve yardımcılarıyla birlikte genç kızların kanını varillere
toplayarak daha sonra bu kanlarla küvette genç kalmak için banyo yaptığı söylenmektedir. Çeşitli işkence aletleriyle satın aldığı 20li yaşlarda genç güzel kızlara işkence yaptıktan sonra bu kanları içtiği de söylenmektedir.
Zamanla Elizabeth hakkında çıkan dedikodular Macaristan İmparatoruna kadar ulaşmış ve Elizabeth'i yakalama görevi başbakan olan kuzenine verilmiştir. Bir baskınla birlikte tutuklanan Elizabeth ve yardımcıları cezalandırılmıştır. 54 yaşında Elizabeth, tutuklu tutulduğu kendi kalesindeki 4duvardan oluşan bir odada ölü bulunmuştur.
Elizabeth'in tüm yaptıkları Macaristan devlet arşivinde bulunmaktadır. Söylenenlere göre Bram Stoker'ın Dracula'yı yazmasında da Elizabeth Bathory büyük ilham kaynağı olmuştur.
Bu konunun Pelin Batu'yla ne alakası var ya da Pelin Batu bu hikayenin neresinde diye sorarsanız; Pelin Batu' nun Elizabeth Bathory' e düşkünlüğü yüxexes karakalem Ağustos 2008 sayısına kapak oluşunda...Hatta ünlü oyuncu, okuldayken üzerinde tez bile hazırladığı Bathory gibi kan dolu küvete girip bence hoş ama bazıları için fazla iğrenç pozlar verdi.
Bu arada, Elizabeth tarihe 600'ün üstündeki cinayetiyle tarihe geçmiştir...
Evet... Yakında tahminimce Türkiye' nin en büyük gazeteleri bu haberi manşetlere çıkacak, Avrupa ve ABD' nin en iyi gezi - tatil dergileri bu haberden söz ediyor olacak.. Herkesten önce bilin duyun istedim.. Antalya' ya git gel derken böyle birşeyden haberdardık da hiç böyle yazayım edeyim fikri aklıma gelmemişti...Kendimce, çok özetlice, yorumluca anlatmaya çalışacağım.. Uzun süredir Antalya Aksu'da büyük bir otel inşaatı sürüyordu. Herkesle merakla ortaya ne çıkacağını merak ediyordu. Ortaya çıkan ise Azeri asıllı Rus işadamı Telman İsmailov’un (arkasındaki ismin Abrahamoviç olduğunu bilmekte fayda var) dev, süper süper ötesi, manyax kelimesinin az geleceği bir otel olan Mardan İstanbul Palace' dır.
Bu oteli özel yapan nedir :) Bence Abrahamoviç; çünkü daha fazla zengin rus demek bu :)) Ama öbür cepheden ele alıyorum.. Mesela oteldeki çatal - bıçak takımına sadece 17 milyon dolar harcanması :)) Lobisinde binlerce euroluk antika koltuklar olacağı söyleniyor... Bence asıl bomba kısmı ise 24 bin metrakarelik yüzme havuzu olması :)) deniz gibi birşey yane :)) Otelin ne kadar lüks olduğunu
anlatabilmek için otel sahiplerinin iddası şu; bu otel dünyanın en ihtişamlı oteli olarak gösterilen Burj El Arab’ı da gölgede bırakacak!!! understand?Otelin 500 odalı olarak tasarlandığını biliyoruz. Odaların yüzde 70’i 60-70 metrekarelik süitlerden oluşacağı, standart odaların büyüklüğü 45-50 metrekare, dubleks odaların ise 200 metrekare olacağı; ayrıca 100’er metrekare büyüklüğünde 20 villa bulunacağı söyleniyor. Otelin toplam maliyeti 400 milyon dolar!!! Rakamın ciddiyeti açısından birkaç örnek vermek gerekirse 150 milyon dolara malolan Calista Luxury ve 130 milyon dolara malolan Rixos Premium Belek Oteli Türkiye' nin en lüks otelleri...
Bu otelde kalmanın bedeli de ona göre tabikü :)) Gecelik kişi başı konaklama 400 dolar ile 20bin euro arasında olacağı söyleniyor ki bence minumum konaklama fiyatı 600 dolar civarına yaklaşır...
Neden mi?? bu otelde şöyle güzellikler var; 24 bin metrekare büyüklüğündeki havuz aslında İstanbul boğazı şeklinde inşaa edilmiş durumda... yani otel Anadolu ve Avrupa yakası olarak 2ye ayrılmış durumda...oteli ikiye ayırmakla kalmamışlar aynı zamanda İstanbul Boğazının kenarında bulunan binaları Ortaköy, Arnavutköy, Asya yakasındaki binalar ise Kuleli Askeri Lisesi ve klasik Türk evlerinin mimari özelliklerini taşıyacak şekilde inşaa etmişler... Otelin iki yakası arasında ulaşımı sultan kayıkları ile yapılması planlanıyormuş..Asıl bomba olan ise, havuzun tam ortasında birebir 1 adet Kız Kulesi yer alması :))
Otelin iç mimarisinin de bir o kadar iddialı olduğu söyleniyor. Otelin lobisine Dolmabahçe Sarayı’nın altın yazmalı el işlemeleri, tavan süsleri, hatta sarayın girişindeki altın varaklı büyük merdivenin benzerleri konulmuş. Tüm dekoratif malzemeler tarihi eserlerden seçiliyormuş. Antikacılar tek tek dolaşılarak Osmanlı dönemini yansıtan koltuklar, aynalar aranıyor. Tek bir antika koltuk için 80 bin euro ödendiği konuşuluyor.
İstanbul Boğazı şeklindeki havuzun iki yakasını birleştiren iki de köprü olacakmış. Ancak bu köprülerin modern çizgiler taşıyan iki Boğaz Köprüsü şeklinde olması yerine Leonardo Da Vinci’nin Galata Köprüsü için çizdiği proje dikkate alınacakmış.
Otel süper... :)) turizm dalgasını yandan yemiş biri olarak kelime bulamıyorum.. Allah'ım bana buralarda otel rehberliği yapmayı nasip etsin :))))))))))))
İnşallah buralarda bal ayları, tatiller geçirirsiniz :))
memories of me ile başlıyorum... hikayeden öte edinimler...hani böyle böyle ya da şöyle şöyle değil...gördüklerim, duyduklarım...
hala konuya ilişkin birşeyler vermediğimi farkettim :) bu seferki konum, şirketlerde yaşanan ilişkiler... b2b ( boss to bayanlar) , b2c (boss to consumer), b2b ( bayanlar to baylar ) :))) gibi gibi şeyler :)
herşey bir yana minik bir itirafta bulunmam gerekiyor... business casual içindeki bir bayandan öte daha çekici bir bayan olamaz; hele ki güzel parfümler, ZARA kıyafetler, yüksek topuklar, erkeklerle mücadele hırsları onları fazlasıyla çekici yapıyor... Aralarında çok gerizekalı insanlar mevcut olsa da yapcak birşey yok :)
minik bir canlandırma...
sabah 8.20 civarları... (bir bay gözünden hikaye ) daha uykunuzu bile açılmamışken, şirket kapısından adımınızı atar atmaz, sizden 5dk önce içeri girmiş bayanın parfümü gün boyu aklınızda kalacak etkiyi yaratmakla birlikte uykunuzdan uyanmanızı fazlasıyla sağlıyor... Bulunduğunuz departmana doğru yol alırken asansöre binmenizle birlikte, her halukarda bir bayana tanıdık ya da tanımadık bir günaydın cevabı ile başlanıyor.. Erkek egosu işte... Beynimiz kafein kafein diye inlerken hızlı adımlarla kahve otomatlarının yanında alıyoruz soluğumuzu.. Sizin gibi ortak paydası kafein olan insanlarla bir sohbet bir sohbet derken,en geç 8.45 gibi işimize başlamamız gerektiğine ayaraktan koltuğumuzu popomuzla buluşturuyoruz... Mailler, telefonlar, yapılacak işlerin listesi check edilirken; departmanın ihtiyar kurtları, genç yakışıklıları,stajyerleri, sözde playboyları 5 iş gününden muhakkak 2 iş gününde görecekleri bayanların yeni saç modelleri - yeni kıyafetlerini kendi aralarında minik bir dedikodusunu çevirirler... öğlen arasında, şirket yemekhanesinde, 3lü 5li erkek grupları hatunlar üzerine minik bir dedikodu ya da poker oynarlar... birileri hatunlara yazar, ya da birileri hatunları paslar... o onunla çıkar, 3 ay sonra başka departmana zıplar... asansörde gördüğünüz bir sarışına, double expresso alan bir esmere tav olmanız an meselesidir...
sabah 8.20 civarları... (bir bayan gözünden hikaye ) ... daha uykunuzu bile açmamışken, şirkete giderken yollarda itinayla inceleyebileceğiniz; ilginizi her sabahki hal ve tavırlarıyla, dinlediği kral fm ile tüm dikkatinizi cezbetebilecek tek erkek servis şoförünüz olur...yol boyunca serviste bulunan en genç ve "en bekar" bayana yazma eğilimi sürer de sürer... siz her ne kadar rahatsız olsanız da servis soförü bu durumdan haz aldığınızı sanmaya devam eder.. o yüksek topuklu ayakkabılarla şirketten içeri girerken iş dünyasının o günkü temposundan çok, kadınların gün içerisinde yaratacağı stresi hayal ederek hızlı adımlarla girersiniz...asansördeki takımları şık, parfümü ben buradayım diyen, cool bakışları olan üst paragraftaki beyfendi, sizlere gülerek günaydın diyen şahıs olur.... ona karşı hisleriniz sizin tasarrufunuzdadır... kendi katınızda bulunan kahve otomatına gidip, double expresso alırken, üst paragraftaki beyfendi (aynı yada türevi kişi) muhakkak bir laf atmak için bekleme modundadır... saat 8.45e kadar sohbet muhabbet derken, asıl savaş meydanına geri dönersiniz... X hanım yeni aldığı kıyafetiyle, Y hanım yeni saç modeliyle, Z hanım da muhakkak bir dedikodusuyla ilginizi ve bütün gününüzü meşgul eder... Öğle molasında, kendi grubunuza dahil olmak üzere K - L - M beylerinin dedikoduları yapılır...birileri cool adamlara yazar, ya da birileri cool adamları paslar... o onunla çıkar, 3 ay sonra başka departmana zıplar... asansörde gördüğünüz bir efsaneye, double expresso alırken yanınıza yanaşan bir "title sahibi" şahsiyete tav olmanız an meselesidir...
Kimse irdelemese, söylemese de bütün bunların gerçek ve çok daha fazlasının olduğunu biliyoruz...
Think global, act local :P ( şirket çapkınlığı kuralı)
kız gibi araba dimi diiyip, bütün sohbetimi burada bitirip, sizin de okuma hevesinizi kırmak çok isterdim ama :) olmuyor, gönlüm el vermiyor ...aslında bu anlatılası bir durum değil... az çok biz erkeklerin hayıflanması... parası olan erkeklere bok atcaz ya ondan söleyip durduğumuz bişiy...
"baba iş adam da değil; altındaki minide... o araba bende de olsa, o hatun benim olur..."
"bir yanındaki kızaa bakk, bir de altındaki arabaya" ( o kız, o arabaya yakışmıyor anlamında )
bir de öğrenci klasik söylemi var;
"fakülteye bu miniyle gelsem, bütün fakülte verir bana..."
aslında bunlar yanlış inançlar, yanlış söylemler... yanlış rivayetler... hatun ve mini arasında hiçbir kombinezon yok... bu biz minisi olmayanların, kadınların metaya taptıklarına kafamızda inandırıp, küçük düşürmek için yaptığımız gerilla marketingten başka birşey değil ...
bu konuyla ilgili olarak memories of me;
tnrzclk: ya aslında karşlıklı olarak kendini tüm bu olanlardan soyutladığında 2 cinste tam olarak neyin peşinde olduğunu bilmiyor.. tutku, aşk, sevgi, bakış...
womenside: ya bu beklentilerle ilgili.. ne istedğinle...bir gün biri çıkıp gelio ve benim ol diyor ve peşinden nedensizce gidiyorsun... birgün nedensizliğin nedenin oluyor..
tnrzlk: o birilerinin parası, etiketi ya da minisi olması önemli mi?
womenside: herkes kendine yakışanı, kendinden iyi durumda olanı ya da kendini yüceltecek olanı istediği için evet önemli...
tnrzclk: sorumu daraltıyorum; bir erkeğin minisinin olması seni tavlaması için bir etken mi..
womenside: beklemediğin birşey söyleyeyim ama maalesef evet; bundan etkilenmem diyen kadın azdır..
tnrzclk: :S
bu konuşmalar bir arkadaş buluşmasında aklından - fikrinden süphe duymadığımız bir bayan arkadaşımız tarafından kanırta kanırta yüzümüze söylendi.. erkeklerin hoşuna gitmedi tabi bu durum; ama her kadın da womenside gibi itiraf edemedi...
kıssadan hisse; ironisi size kalmış yaZInın....
karadelikler oluşacak diye korkanları hiç anlamıyorum. ne var lan sanki ne güzel işte. bi kara delik oluşsun yemin ederim fırsat verseler ilk ben girerim. hatta benim düşüncem şöyle acayip bi patlama filan olsa, avrupanın büyük bölümü yok olsa, sonra bi virüs yayılsa, insanlara bulaşsa. ben istanbuldaki sevdiceğizimi kurtarmaya gitsem, sonra kaçsak kaçabildiğimiz kadar. dünya üzerinde kalan iki kişi olsak, yeni bi insanlık oluştursak filan. bunlar olmayacak şeyler değildir. olsa nefis olur. evet, seviyorum dünyanın ve insanlığın sonu konulu filmleri.
“ZoomTheRoom insanların kendilerini, yaşam tarzlarını görsel tatlarla ifade edebildikleri sosyal bir network yaratmak, komşuluk olgusunu sanal dünyaya taşıyarak dev bir apartmanda yeni bir yaşam alanı oluşturmak amacıyla projelendirildi. Kullanıcıların karşılıklı etkileşiminin üst düzeyde tutulması ve kullanıcı dostu menülerin oluşturulmasıyla proje son derece kolay kullanımlı ve estetik bakımdan zengin bir site olarak yayın hayatına başladı. İlk etapta 40 bin odası olan apartmanda halen inşaat çalışmaları devam ediyor.”
http://www.zoomtheroom.com/ sitesinden oda alabiliyorsunuz. İlk siteye girdiğinizde karışık gibi gözüküyor. Kırmızı kırmızı abidik kubidik şeyler sizleri yadırgamasın, çözebildiğim kadarıyla apartamana yukarıdan bir bakış.. Soldaki Google Earth mantığı tuşlarla yaklaştıkça odalara yakınlaşabiliyorsunuz. Sağdaki taraftan oda al kısmına gelip sonra yaklaştığınız boş bir odayı alabiliyorsunuz.. İlk Amerika' da ki toprak paylaşımı mantığı var; ilk gelen alır... Sitenin grafikleri çok başarılı değil bence ama beta sürümü olması ve şimdiden 4 milyara yakın kombinasyon seçeneği olması bu durumun hafifletici sebebi olabiliyor...
Seçtiğiniz odalarda çok basit varyasyonlarla değişiklikler yapabiliyorsunuz...ZoomTheRoom’un ikinci ayağında ise yatak odasıyla beraber, multimedya özellikleri çeşitlendirilecekmiş. Böylelikle kullanıcılar kendi seslerini ekleyebildikleri odalarından, yatak odasına geçtiklerinde video bağlantısıyla görüntülü chat yapabilecekleri vaad ediliyor...
İnternette yonjadır, 80630dur, secretpartydir, ogamedir,xuqadır derken Zoomtheroomda ara biriminin iyileştirilmesiye yer edinebilir..
Karar sizin :)
Evvet.. Msa :) uzun zamandır yazmak isteyip de yazamadığım bir konu... Bugün kendimde o gücü bulabildim :)
Msa nedir öncelikli olarak onu açıklamakla başlayayım işime... MSA yani Mutfak Sanatları Akademisi... Whirlpool ana sponsorluğunda ya da hizmetinde Türkiye' de TC MEB belgeli sertifikalı eğitim veren ilk ve tek özel profesyonel aşçılık okuludur.
Peki nereden çıktı bu MSA? Beni az çok tanıyan bilir, hayatımda gerçekten seçme şansım olsaydı ya aşçı ya da at seyisi olmak isterdim... Bu saatten sonra biraz zor ama neden iyi bir aşçı olmayayım diye hala hayıflanıp dururum.. Okuduğum bölümü şuan için çok iplememem, gelecek vaad eden bir ekonomist olamayacağım için (ama çok iyi bir pazarlamacı - satıçşı - CRM - PR - reklamcı olabilirim, adım gibide eminim ) bu aralar mutfakla ilgili daha bir haşır neşirim... Türkiye' nin ünlü gurmelerini takip ediyorum, Cafe Fernando gibi elim insanlara bakıyorum, böyle kendi çapımda birkaç yemek yapıyorum :) Mutfakla aramı iyi tutmaya çalışıyorum :) Bu yönümden kaç kişi haberdar derseniz, çok fazla insanın değil :) olmasını da istemiyorum; hadi bize yemek yap falan işlerini sevmiyorum çünkü...zevk almak için, kaliteli bir zaman için sallana sallana seviyorum bunu yapmayı.. kimse bilmese de olur..no problemo... en kötü ihtimal evde kendime, birkaç arkadaşıma ya da sevgilime yaparım... ama ötesi olmaz!
Ama kendimi bu son aylarda bu yönde çok geliştirmek istemem beni MSA ile flört etmeme sebep oldu... MSA' nın MEB onaylı bir sertifika vermesi ve bunun ötesinde dünya genelinde geçerli olan City & Guilds sertifikası da vermesi hoş bişiy :) Bunun ötesinde aldığınız eğitimle orantılı olarak MSA sizleri Türkiye' nin önemli mutfaklarına staj imkanı sunuyor; ve bu stajlardan sonra büyük ihtimalle orada Aşçı ya da Şef başlığıyla hayatınıza devam ediyorsunuz... Aslında ben bu ihtimali göze alıp yeni bir hayat peşinde koşmaya cesaretim olmadığı için biraz yarım kaldı. Buradan eğitim almadan önce bana yardımcı olabileceğini düşündüğüm birkaç kişiyle temasa geçtim. Ve gerçekten de hiç beklemediğim bir samimiyetle Bodrum Gümüşlük'te bir sahil restoranından davet aldım :) Benim için çok güzel bir teklif etti ki F**** Hanım' a teşşekür ediyorum :) Ama burada daha bırakmaya hazır olmadığım bir hayat olduğu için ertelemek zorunda kaldım. Şimdi ne yapsam diye kara kara düşünüyorum aslında :) Bu F&B dünyasına dalmam ve hep orada kalmam gerekiyor gibi geliyor.. ama işte kırık bir cesaretle olmuyor... 
Baba hani ben mali müşavir olacaktım ya, vazgeçtim aşçı olucam demek zor geliyor :) Aslında bu cesaretimi kıran birkaç nokta da MSA' da eğitimlerin uçuk fiyatlarda olması. Kendinize bu işe adadığınızda geri dönüşü mümkün fakat benim gibi acabaları olan insanlar için pahalı gerçekten..
Örnek vermek gerekirse;
Kurs Ücretleri:
City & Guilds 7065/12............................................9.500.- ytl. (kdv dahil) Chef & Owner........................................................9.500.- ytl. + 1500.- ytl. (kdv dahil)
Her programın fiyatı aynı olmasa da 3 aşağı 5 yukarı program fiyatları böyle... :(( Ama mezunlarının da hepsi iyi yerlerde.. Örnek vermek gerekirse;
UFS Uluslararası Profesyonel Aşçılık Eğitimi Şubat' 2008 Stajyerleri
Alper Yapıncak...................................Mezzaluna
Aslı Birand.........................................Spice Market
Aykut Kılıçer.......................................House Cafe
Aytuğ Kanduza...................................Home Store Cafe
Banu Çekmer.....................................Mezzaluna
Barış Sönmez....................................Four Seasons Otel / İstanbul
Behice Arzu Ömeroğlu........................Marriott Asia Otel / İstanbul
Beratiye Şener...................................Sunset
Berkin Baykoç....................................Mezzaluna
Birol Türközü.....................................House Cafe
Çağrı Sarban......................................House Cafe
Damlanur Gürkaynak..........................Polat Renaissance / İstanbul
Deniz Mete........................................Marriott Asia Otel / İstanbul
Emin Niyazi Çentoğlu..........................House Cafe
Ender Kıbrıscıklı.................................Mezzaluna
Eren İshakoğlu...................................Sheraton Otel / İstanbul
Furkan Oku........................................Mövenpick Otel / Bodrum
Gökhan Özaras..................................House Cafe
Güven Bozdağ...................................Home Store Cafe
İbrahim Kotok....................................Kore
İnci Özleblebici..................................Swissotel / İzmir
İsmail Ustahaliloğlu............................Bice
Judith Kumru......................................Sheraton Otel / İstanbul
Kaan Değer.......................................Mövenpick Otel / Bodrum
Mesut Şen.........................................Mezzaluna/Ankara
Mustafa Çağ......................................Sheraton Otel / İstanbul
Niyazi Özcan.....................................Mövenpick Otel / Bodrum
Selin Drin..........................................Mövenpick Otel / İstanbul
Tarkan Yavuz....................................Cookies / Ankara
Tuba Akbulut.....................................Radisson SAS Bosphorus / İstanbul
Tuğçe Hekimhan................................Mövenpick Otel / Bodrum
Yeşim Aktürk.....................................House Cafe
Yiğit Kulan.........................................House Cafe
Young Hee Lee..................................Gaia Korean Restaurant
Yunus Emre Çetin..............................Home Store Cafe / İzmir
Zafer Yurtseveroğlu..........................Mövenpick Otel / İstanbul
Zeynep Ünalan.................................Sunset
Bende şimdilik benim egomu tatmin edecek 2-3 saatlik amatör programlara gitmeye karar verdim.. Onlar 100 - 150 YTL arasında değişen fiyatlara sahip...
Ya da belki MSA' yı ikame edip, Gülhan Kara'nın Chef's İstanbul mutfak atölyesine gidebilirim... Orada da kurs fiyatları 100ytl ile başlayıp gidiyor.. Ama sanki daha bir samimi ortam gibi? Suşi, italyan mutfağı, çikolata dünyası falan orada da güzel şeyler var :) Ben şimdilik Cafe Fernando, gurme kitapları falan takılıyorum.. Birkaç yere yalvar yakar beni asistan olarak alın diye mail attım :) Birkaç yere de baristalık( kahve yapan kişi) için başvurdum. Hevesli bir çocuğum; ki eğer bu iş için heves gerekiyorsa...
Yıl sonuna doğru F&B kariyerim ekonometri dersini geçip geçememle belli olacak... ki geçemiycem çünkü bu dersi alma hakkını bana tanımıyorlar :)) İroni
Gülhan KARA için detaylı bilgi isterseniz; http://www.chefsistanbul.com
MSA için detaylı bilgi isterseniz; http://www.msa.tc (Sitenin flashlı hali daha güzel )
Kırmızı Günlük' de benim ne için OKKO' ya bayıldığımı anlar artık :)
afiyet bal şeker olsun :P

ben bu arsenikli su olayının işinin içinde iş olduğunu biliodum da kimse beni sallamıyordu.. annem musluktan su içtirmiyordu.. oğlum damacanadan iç iç falan diye tutturuyordu..bende nolcak be anne diodum... harbiden ne olacaktı ki?? en fazla çırçır olurdum :) tabi arsenikin ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu...kötü birşey olsa bilmem kaç senedir sularda bir ipnelik olduğu belli, ölürdük yahu diyorum...istisnası dışında sudan kim ölmüş diodm :) sonunda beklediğim açıklama dalında uzman bir doçentten geldi..basında çok fazla yer bulmadı ama ben sizin için es geçmedim. buyrun okuyun;
ABD’nin Rice Üniversitesi’nde sudaki arseniği yok etmek üzere geliştirilen "Kir Mıknatısı" projesinde yer alan ODTÜ mezunu kimyacı Dr. Cafer Yavuz, İzmir’deki arsenikli su tartışmalarına katıldı. Dr. Cafer Yavuz, "Günde bir litre su içiyorsanız, en aşağı 77 yıl bu sudan içmeniz gerekli ki arsenik sizi öldürebilecek duruma gelsin" dedi.
Ortaokul ve liseyi İzmir’de okuduğunu, 6 yıl boyunca da bu suyu içtiğini söyleyen Yavuz, "Yaşanan polemiklere bakılınca birkaç politikacının çıkar sağlamak uğruna halka eziyet çektirmesi çok üzüntü verici" dedi.
Yavuz, gelişmiş ülkelerde arseniğin bir problem olmamasının tamamen ekonomik güçle ilintili olduğunu kaydetti. Yavuz, bir su kaynağındaki arseniği hiç kalmayıncaya kadar temizlemenin ucuz olmadığını, suyun "su kadar ucuz kalabilmesi için" büyük çapta filtreleme gerektiğini söyledi. Yavuz, şunları söyledi:
"Bu yüzden sudaki arsenik değerini belirli bir miktarın altına indirmek hesaplı oluyor. Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü sudaki arsenik için maksimum seviyeyi belirliyor ve buna içme suyu üreten şehir ve şirketlerin uyması gerekiyor. Eskiden bu rakam litrede 50 mikrogram idi ve birkaç yıl önce 10 mikrograma çekildi. Bu geçiş, mesela ABD’de Ocak 2006’da oldu. Yeni limit uygulaması, beraberinde yatırım gerekliliği getiriyor. Geçiş oluncaya kadar içildiğinde sorun çıkmamış iken bir anda kıyamet koparılması da çok akla yatmıyor. Dünyada çoğu ülkenin hálá 50 mikrogramı limit kabul etmesi de onun altındaki miktarların hala bir sorun olmadığı şeklinde algılanabilir."
kaynak: -Hürriyet-
Geyik kısmını pas geçip, ciddiyetle konuma giriyorum.. Yarın ayın 10'u galiba... Big bang teorinin denemesi yapılacak falan diye kıyamet kopuyor.. yok kara delikler olacakmış, dünyanın sonu falan diye herkes saçmalıyor... böyle efsaneleri sever türk halkı :)) son 15 gün kala herkeste bir oruç bir namaz telaşı (allahım sen günah yazma )
ilk duyduğumda dediğim şuydu arkadaşlara; en fazla ölürüz... nolcak yane? hee, ani bir ölüm o ayrı mesele, güzel yanından bak okul derdi olmayacak :)
sonra dedilerki böyle 2000' e yakın fizik bilimci bu proje üzerinde çalışıyormuş falan... yahu dedim, bu proje hakkında hiçbir halt bilmesek de insan mantık yürütür, 2000 bilim adamı salak mı? işi mi bilmiyor :)
neyse geçenlerde CNNTÜRK' te bu olayın belgesel - tartışma tarzı birşeyi vardı... ya bu akşam ya da yarın akşam tekrarı var izleyin... Oradan aldığım bilgileri sıralamakta toplum adına yarar gördüm... herkesin benim kadar boş vakti olmayabilir sonuçta :)
- Yarın başlayacak deney, aslında deney değil; deneyin ilk adımları imiş...şöyle ki yarın ilk olarak hani makineler çalışıyor mu, sorun var mı gibi denemeler olacakmış.
- Yanlış hatırlamıyorsam bu deney 10 yıl sürecekmiş... yani deneyin bütün sonucu 10 yıl sonra ortaya çıkacak...
- Kara deliklerin ortaya çıkma ihtimali yok denecek kadar azmış; çıksa bile oluşacak sıcaklıkta hemen yok olurlarmış.
- Bu deneyin kısa zamanda insanlık tarihine bir etkisi olmayacakmış ancak uzun yıllar sonra uzay teknolojilerinde sonuçlarını kullanabilecekmişiz.
İşte bu kadar..
çok bilim adamı oldum bugünlerde :)
OKKO nedir, öncelikle bunu açıklayayım... OKKO hijyeni, ürün yelpazesi, kalitesi ile son derece ön plana çıkan bir gurme marketi... Daha da açmak gerekirse çikolatalar,tatlılılar,pastalar,kekler,özel ekmekler, et ürünleri, peynir türleri,meze çeşitleri barındıran devasa bir şarküteri :) Ama tamamen ağzının tadını bilenlere ve cebi hassas olmayanlara karşı hizmet veren bir yer... Zaten Astoria AVM, Kozyatağı ve Ulus' ta hizmet vermesi müşteri portföyü hakkında bilgi vermeye yetiyor...
Ama şöyle kısa bir düşünmekte de fayda var.. Özel bir gün ya da özel anlarda ziyaret edilmesi gereken özel bir yer burası.. en kötü rakı sofralarınızdaki mezeleri buradan temin edebilirsiniz ki buradaki mezelerin üstüne çok fazla laf söyleyemezsiniz. Sokağınızdaki şarküteriye arnavut ciğerinin kilosu için 32ytl ödeyeceğinize buraya gelmekte fayda olduğunu düşünüyorum.
Buraya girdiğiniz andan itibaren büyülü bir yerde olduğunuzu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz... Hani Hansel ile Graten'in masalındaki gibi her yerden keşkül akmasa da :) her yerde süper ötesi şeyler mevcut... Astoria AVM' de bulunan OKKO' da etrafınızda gördüğünüz sıcak-soğuk gıdaları anında tüketme gibi bir şansınızda bulunmakta...Gerçekten çok özel tatlar var.. Bir peynir hastası olarak kendimi, peynir deposuna düşmüş fare gibi hissettim :) Ama sakınola bu büyüye fazla kapılmayın... Bazı ürünler çok uygun fiyatla olmakla birlikte bazı fiyatlar gerçekten uçuk... Kg fiyatı 3 haneli peynir fiyatları canınızı sıkabilir.. Kasaya gittiğinizde soyulmuş soğandan, yağda az dövülerek pembeleşmiş soğan halini alabilirsiniz... Sodexholar - multinetler az gelebilir :)
Ama gidilip görülmesi, birşey almasanız bile ortamın koklanması gereken bir yer...
Afiyet olsun :P
detay: www.okko.com.tr
Uzun süredir blog dünyasında garip birtakım olaylar dönüyor...anlamadığım şeyler devam edip gidiyor.. orayı burayı takip edeyim derken bir sürü enstantene olay görüyorum...
ilk olarak son günlerde blograzzide yaşanılan sıkıntılardan bahsetmekte fayda var...bizlerin ortak buluşma alanı olan bu yer aslında fark etmeden fazlasıyla yer edinmiş durumda...msnden çok oraya girer, gözlerimiz hülya ablayı, siminyayı,ukturku,bitliyi falan arar olmuş da ben fark etmemişim... hele bir de blograzzi üzerinden mesajlaştığım, gerçekten benim için özel yerlerde olan insanlarında başka iletişim şeyi bulunmayınca, bu durum içimde patlamış oldu :S mail, msn,face bunlar sıkıcı bir hal almış da farkedememişiz..
bugünlerde her ne kadar geç duymuş olsam da zehirliörümcek'in bizleri bırakıp gitmesi oldu... herkes kendi içinde birşeyler yaşarken, zehirliörümcek' in patlaması ve dışa yansıması fazla oldu ya da biz kaldıramadık... zehirliörümcek düştü, peki diğer kalesi alaaddininsinirliablaları da düşer mi acep?
az önce RSS me düşen flaş haber de çok şaşırttı beni... Pucca günlük hacklenmiş... umarım puccanın bizlere minik bir şakasıdır ya da en kısa zamanda başka bir yerden yayına geçer...
yaz sezonunun verdiği rehavet mi yoksa son baharın getirdiği iç çöküntü müdür bilinmez birçok aktif blog yazarı, bloglarını daha az ilgilenmeye ya da geç güncellemeye başladı... umarım herkes bir ara silkelenir...
bir de son zamanlarda anlamadığım, aslında çok da irdelemediğim bir konu var: MİM konusu... nedir bu MİM diyorsanız ben de bilmiyorum... Seni mimledim, hayır seni sobeledim tarzında aynı konu başkalarına atılıyor... Bloglardan farklı bir şekilde beslenmek, hayatıma yeni birşeyler katma peşindeyken herkes aynı şeyi konuşur olmuş? Nerde farklı bakış açısı? nerde algıda seçicilik? farklı bloglara girdiğimde benzer konuları okumak hoşuma gitmiyor... kendimce tespit sadece...
blog dünyası enstantene... herşey toparlanır umarım.. tabi bence
gittiğim an geri dönememekten korktum aslında.. ne yapıyorum ben dedim kendi kendime birçok kez... farkettim ki fazlasıyla yıpranmıştım... ruhum tekila, bira, vodka, jack'i aynı akşam içerisinde tüketmiş kadar berbattı; bir sabah yanımda tanımadığım biriyle uyanmaktan ve daha çok hata yapmaktan korkuyordum... kimse farketmedi aslında, çantamı toparladım, birkaç gün kendimi huzurlu bir limana attım... kendimi ve o derin sessizliği dinledim... kimse farketmedi, beni sandıkları yerde sanmaya devam ettiler...arkamdan hikayeler, masallar türetildi yine de neyin nerde bitip başladığını kestiremediler... işte bu yüzden uzaklarda seyirlerdeydim, tıpkı deniz insanları gibi...
benim için hayat 9 aydan ibarettir.. 9 ay yaşarım, geri kalan üç ayda da geçtiğim 9 ayı karalarım... işte benim için eylül ayında yeni bir 9 ay başladı... yeni bir başlangıç, yeni bir hayat, yeni egolar, yeni yeni insanlar ve yeni bir yaşam... hepsi benim içindi...düne dair söylenecek ne varsa geride kaldı, artık yeni birşeyler söylemek lazım!!!
Bendeki değişikliğin size ilk yansıması, gördüğünüz yüzüm bloğum oldu. artık o hala anlamlandıramadığınız tnrzclk.blogspot.com adresi yerine www.enerjivodka.com adresinden bana ulaşabileceksiniz.
Bızbız ve Bıtbıt Bir Hayat Hikayesi beni anlamlandırmaya devam edecek ama, artık beni anlamlandıracak yeni bir obje bulmam gerekiyordu; voDka...
Neden voDkayı seçtim? VoDka gibi kendimi de hayata karşı 2 kez rafine edip de sunduğum için bu seçimi yaptım... Sek tatmanız halinde tatsız ve kokusuz olduğumu; sizin bana katacağınız öze göre renk ve tat vereceğinizi bilmenizi istedim.. biraz da keşif süreci uzun sürsün, her deneme de farklı tadlar kalsın istedim :)
Enerji, benim hayata karşı bıdır bıdırlığımı sergilesin dedim... Bir bara gidip enerji - votka içtiğinizde sizi affallatan hacmiyle; bloğumda keşfedilecek süreci eş değer olsun istedim...
istedikçe istedim :) söyledikçe söylendim :)
Bızbız TV' ye ne oldu??? Bızbız Tv çalışmalarım devam ediyor... Zannımca bu süreç uzun sürecek... Klasik bir video blogtan öte farklı birşeyler koştuğum için oluyor bu süreç.. Tahminimce ilk video çekimleri Ekimin 3.haftası yayına girecek.. belki o tarihten önce deneme sahne arkası görüntüler koyabilirim.. şüpheliyim...
sözün özü geri döndüm; daha bıdır bıdır bir şekilde :)
Önemli bir dipnot; Votka T harfiyle değil D harfiyle! www.enerjivoDka.com :) (bu benim seçimim, biraz sert olsun istedim )
HATUNLAR VE ALTIN GÜNLERİ
Hiç unutmam, bir gün evden çıktım servisi kaçırmamak için maratona hazırlanan atlet moduna almışım kendimi koşturmaktayım. Neyse ki geldiğimde servis daha gelmemişti. Yorgunluk ve nefessizlikten köpek gibim dışarı çıkmış dilimi içeri zorla ittirmeye çalışırken önümden mehter takımı gibi 2 ileri 1 geri hareket ederek geçen 2 sevimli teyzenin konuşmaları dikkatimi çekti. Araya kendimi katmadan direk 1. ağızdan yazmak istiyorum ki durumu daha iyi kavrayabilesiniz.
-ayy ne çok yürüdük bugün değil mi? Vallahi yorulduk ama değdi bikaç kilo vermişizdir
-haklısın anacım kesin attık kaloriyi yağı mağı(bu arada da pastaneden kahvaltı için alınan böreklerin poşetini yere düşürüyor)
-ayy düştü ya :S. Tövbe tövbe Allah günah yazmasın.
-yok canım poşetle düştü bişi olmaz yenilir yani
-hmm haklısın. Ya bugün Aysel in gününe geleceksin di mi?
-ay şekerim gelmem mi söz verdim kadına. Su böreği yapacakmış. Onunki de bir güzel olur sorma
-nezahat söylemişti ya çok güzel yapıyo diye ben hiç yemedim valla daha önce……
Konuşma bu şekilde cereyan eder. Tabi ki ben o nefessizlik haliyle şahit olduğum bu konuşmaya pöyküre pöyküre gülerken az daha ölüyordum ki Allahtan servis geldi de içerdeki arkadaşlar yardım etti kendimi toplamama. Günün ilerleyen saatlerinde kendime geldiğimde sabahki olayı düşündüm. Kilo vermek için yürüyen kadınlar, eve dönerken aldıkları börekler ve günleri. Peki bir kadının ne günü olur? Çocukluğumuzdan beri bildiğimiz şey ev hanımı olan annelerimizin altın gününe gittikleridir.
3-5 işsiz hatun her ay birinin evine gidilecek şekilde toplanır. Her ay birine altın alınır ve birbirlerine verilmek suretiyle ev kuyumcu gibim olur. Tabi bu altınlar aylık kalori ihtiyacına göre hazırlanmış hamurişiler ve 3. tekil şahısların dedikodusu eşliğinde verilir. Bütün gün çekiştirilmedik kimse kalmaz, bu arada çöpçatanlık işleri de bu vesileyle yürür. Fatma hanımın üniversiteyi bitirip askerden yeni gelmiş gül gibi oğluna Saliha hanımın nazik mi nazik güzel mi güzel hamarat mı hamarat yeğeni münasip görülür. İkisini baş göz etmek için çalışmalara başlanır.
Artık günümüzde altın günleri de çağa ayak uydurarak post modern bir görünüm aldı. Yine de tercih edilir olmasıyla birlikte altınla beraber euro günleri dolar günleri ytl günleri de oluyor. Belli bir miktar para toplanıp her ay bir hatuna veriliyor. Artık evde de yapılmıyor bu günler. Kadınlar dışarıda buluşuyor birlikte geziyorlar sinemaya gidiyorlar bir restoranda yemek yiyorlar ve artık hamur işine son! J gidilen restoranlarda nedense hep salata yeniliyor yanında da diyet kola. Ve nedendir bilinmez hala tombul bu hatunlarJGözlemlediğim kadarıyla konuşulan mevzularda müthiş değişiklikler yok. Çöpçatanlık, magazinel konular, üst komşunun dedikodusu falan fıstık. Fiziki görünüm alafrangalaşmakla birlikte içsel mevzular hala alaturka. Ve evde eşle yapılan konuşmalar bunun kanıtı niteliğinde bilginize sunulur
- ay Selahattin; nebilenin kocası var ya mustafa, bacanağıyla kavga etmiş bir görsen tekme tokat birbirlerine girmişler mustafanın kafa göz gitmiş. konuşmuyorlarmış şimdi.( da benim güzel teyzem sen gördünmü ki mustafanın kafasını gözünü selahattine gör diyosun)
- hikmeeeettt! Diyorum ki euro gününden kazandığım paralarla(kazandıgın?) hani geçen gün görmüştüm ya bi elbise onu alsam diyorum ha ne dersin?
- Kemal! Ay diyorum ki bizim alicanı Nurgül ün yiğeni handanla tanıştırsak ya, kızı gördüm maşallah bi güzel böyle boylu poslu cici bici pek de nazik pek de narin bayıldım valla. Ayol Alican ondan iyisini mi bulcak?
Kabul edin hanımlar mevzular hep böyle. Hiç gidip de kocasına ‘hayatım bugün kızlarla konuştuk, gelecek yatırımımızı dolara endekslemesek diye düşündük abd de işler bozuk belirsizlik var bellerini dogrultamadılar. En ufak bi olayda sermaye akışı durursa ibreler direk euroya döner biz de zarar etmiş oluruz.’ Diyen hatun görmedim.
Bu yazıdan altın günlerine karşı çıktığım anlaşılmasın zira düşünecek olursak toplanan paralar vesaire bir ailenin çok işine yarayabilir onu biraz rahatlatıp sıkıntıdan kurtarabilir. Altın günlerine ‘kadın dayanışma günleri’ de diyebiliriz. Hanımların birbirini sahiplenme ve kendini maddi manevi güvende hissetme duygusunu tavana vurduruyor da olabilir. Velhasıl altın günleri iyidir, yoksa bugünler olmasa kim handanla alicanın arasını yapar ki? J
Dilek ağacı














